Korku Kültürü

Kardeşim, Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarını çok sever ve sıkı bir takipçisidir. Ben teknik kitaplar dışında çok fazla kitap okumadığım için kardeşimin değerlendirmeleri ile tanırdım kendisini. :)

Geçenlerde bir dostumdan gelen mesaj ile hayran kaldığım bir değerlendirmesini okuma fırsatı buldum.  Buradan da  paylaşmak istiyorum.

Akvaryumİyi haberim balık hasta değil. Kötü haberim suyun hasta.

- Su hasta olur mu ya?

- Evet olur, iyi oksijen almıyor bu su. Bundan dolayı bir bakteri girmiş.. Ve bu bakteri balığın sinir sistemini böyle etkilemiş.

- Ne yapmam lazım?

- Balığın suyunu değiştireceksin , bir de pompanı değiştireceksin.

Su değişince, pompa sistemi değişince gerçekten de balık iyileşmiş bir süre sonra. Yine şahane biçimde dalga dalga gitmeye devam etmiş!

Bizim suyun hastalığı ne peki?

Korku kültürü.

Korku kültürü kavramını biraz açabilir misiniz?

Korku kültürü yaşamda gücü temel olarak kabul eder. Hayatta en önemli şey
güçtür. Bu nedenle yaşam sürecinin kendisini sıfırlar. Mutluymuşsun,
coşkuluymuşsun, zevk alıyormuşsun hiçbir önemi yok. Seni güçlü kılıyor mu
kılmıyor mu ona bakacaksın. Bu da sonuçlarla belli olur. Mevki edindin mi,
para kazanıyor musun, şöhretli misin, göster bana! Böylelikle yaşamın bir
süreç olarak değeri yok, güç temel değerdir. Güçlü olan haklıdır, çünkü o
güçlüdür. Güçlü olanın denetleme hakkı vardır, çünkü o güçlüdür.
Yönlendirir. Böylelikle tüm ilişkiler ve yaşam onun üzerine oluşmaya
başlar. O nedenle böyle bir toplumda insan insana ilişki yoktur, güçlü
güçsüz ilişkisi vardır. Kadın erkek ilişkisi yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi
vardır. Patron işveren ilişkisi yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Bir
toplumda ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ diye soruluyorsa o
toplumda güçlü güçsüz ilişkisi vardır!

Korku kültüründe insanların ilk karşılaştıklarında akıllarından geçen
şudur: Şimdi burada kimin borusu ötecek. O yüzden kolay kolay
gülümsemezler, başka tarafa bakarak el sıkarlar. Yani diyor ki: Yersen,
burada baba benim. Böyle durumlarda ben kendimi nasıl tanıtacağım. Profesör
Doktor Doğan Cüceloğlu. Mutlaka mevkimi söyleyeceğim. Yani işte 15 kitap
yazdım, tv programı yapıyorum, filan, filan…Bir kıdem listesi yapacağım
sana güçlü olduğumu göstermek için. Çingeneler kavga ettiğinde bende bu var
diye sende ne var diye atışırlarmış ya… Bizdekinin aynı. Adam kitap
yazıyor, üzerine Prof bilmemkim diye titrini yazdırıyor, ne gerek var?

Korku kültüründe eşit ilişki yoktur, kim daha güçlü, kim daha üstün
ilişkisi var. Daha evlenirken bu karı koca ilişkisinde kendini belli eder,
ilk gece gözünü korkutuyor, ilk gece. Anne baba çocuk ilişkisinde de öyle.

Anne baba ilişkisinde nasıl?

Çocuk bir kere 0 – 7 yaş arasında müthiş bir mücadele veriyor.

Ne mücadelesi veriyor?

Varolma mücadelesi veriyor. ‘Yemiyeceğim’ diyor, ‘Doydum’ diyor.
‘Yiyeceksin’ diye ağzına tıkıyoruz kaşığı. ‘Aç değilim’ diyor. ‘Hayır
açsın’ diyoruz. Düşünebiliyor musun ya? Şu işkenceyi düşünebiliyor musun?

Geçen gün üniversite öğrencilerinden oluşan 70 kişilik bir gruba konuştum.
Bir kız öğrencinin önüne gittim. ‘Merhaba’ dedim ama görüyorum nasıl
korkuyor. İnşallah doğru cevap veririm kaygısı var yüzünde. ‘Sabahleyin
karşılaşsak ben sana sorsam ‘Uykunu alabildin mi?’ diye. Uykunu alıp
almadığını bilebilir misin?’ dedim. ‘Bilmem, belki’ dedi. Bu çok acı
birşey. ‘Peki’ dedim ‘Senin uykunu alıp almadığını senden daha iyi bilecek
kim var?’ Ona da cevap veremedi. Üniversite öğrencisi bu! Yandaki arkadaşa
döndüm. ‘Aç mısın tok musun bilir misin?’ dedim. Cevap veremedi, ııığğğ
filan yapıyor. ‘Senin aç ya da tok olduğunu senden daha iyi bilebilecek
biri var mı?’ dedim. ‘Lokantacı ‘dedi. Bunlar üniversite öğrencisi! Bunlar
bu kadar sınavdan sonra üniversiteye girebilmiş seçilmiş insanlar! Ama
düşünün öyle bir yaşamı boşaltma durumu var ki çocuk aç mı uykusuz mu
bilmiyor.

Ve ben psikolog olarak şunu söylüyorum. Bir insanın yaşamının temeli 0 – 7
yaş arasında atılıyor. Bir vatandaşın vatandaşlığının temeli de 0 ile 7 yaş
arasında atılıyor. Neye benziyor bu biliyor musun, eğer siz bir çocuğa 0 -
7 yaş arasında Türkçe öğretemezseniz, ondan sonra da düzgün Türkçe
konuşamaz, ona benziyor. Eğer çocuklarınıza 0 ile 7 yaş arasında vatandaş
olma bilinci veremezseniz ondan sonra ikinci dil öğrenirmiş gibi zorlukla
aksak öğreneceklerdir..

O zaman o üniversitelinin aç olup olmadığını bilmemesinin nedeni de
annesinin çocukken aç olmadığı halde zorla yedirmesi mi? Onun adına
kararlar vermesi mi?

Bu ufak bir örnek. Genel olarak çocuğa verilen mesaj önemli. ‘Sen küçüksün
bilmezsin büyükler bilir. Sen kimsin ki…’ Bu genel mesaj yerleşince ‘ Ben
kimim ki, otorite daha iyi bilir’ inancına dönüşüyor. Korku kültürünün özü
bu!

Öyle olunca yaşam tamamıyla gerçeğin araştırılması değil, özgürce bir
yolculuk değil, bireylerin, grupların, cemaatlerin birinden daha güçlü olma
mücadelesine dönüyor.

Türkiye’de siyasal anlamda yaşanan da bu değil mi?

Evet! İşte bu korku kültürünün aksi olan saygı kültüründe çok temel bir
değer vardır. O da gerçeğe saygıdır. Üniversite neden vardır? Gerçeği
keşfedip,öğrenip, yaymak için vardır. Oysa bu korku kültürünün umurunda
değil. Korku kültüründe üniversite makam için vardır, mevki için vardır,
daha güçlü olmak için vardır. Araştırma yapmaktan daha çok nasıl kulis
faaliyetleriyle, ayak oyunlarıyla makam elde edileceği öğrenilir. Ayakta
kalanlar, mevki, makam sahibi olanlar bunlardır. Ve bunlar bir öğrenci çok
akıllı ve yetenekliyse korkarlar, onu asistan almazlar.

Sadece üniversitelerde değil, hiçbir yerde çok akıllı adam istemezler
Türkiye’de.

Evet, çünkü tehlikesin. Ama ben 25 yıl yurtdışında bulundum. Orada adamın
seni sevmesi veya sevmemesi üçüncü dördüncü derecede ilgilendiği birşey.
‘Sevmem ama harika bir kafası var, ondan dolayı buraya getirmek zorundayım’
diyor. ‘Arkadaşım olarak görmem ama hakkını veririm’ diyor.

Şöyle düşünmek lazım. Hepimiz bir ekibin parçasıyız. Ben şu çocuğun (
parkta oynayan çocuğu işaret ederek) daha mutlu olmasının bir parçasıyım.
Herkes böyle düşünmeli. O çocuk mutsuzsa emin ol şu veya bu şekilde o
mutsuzluk benim hayatımı etkiler. Trafiği düşün, herbir kişinin araba
kullanışının kalitesi diğerinin hayatını etkiler. Sarhoş ise, yorgun ise,
hızlı ise trafikteki herkes etkilenir. Toplumda da öyle. Ben buna biz
bilinci diyorum. Korku kültüründe biz bilincinin gelişmesi mümkün değil. Ya
ben bilinci denilen arsız saldırgan kültür gelişir, ya da sen bilinci
denilen ezik kişiliksiz kültür gelişir.

Arsızlar ezikleri daha da eziyor yani o zaman?

Zaten sen diyenler ‘Meee’ diyor, ‘Çoban yok mu? Uykum var mı yok mu bana
söylesin, biri benim hakkımı korusun.’

Mesela sınıfa girin öğretmen olarak. Korku kültürüyle yetişmiş çocuğa güler
yüzlü davranın, ‘Günaydın çocuklar nasılsınız?’ filan deyin. Üç dört ders
sonra size parmak atmaya kalkarlar. Siz üzülürsünüz ben bunlara insan
muamelesi yapıyorum, yaptıklarına bak diye. Size süratle öğretirler nasıl
öğretmen olunması gerektiğini. Demek ki korku kültüründe korkutulma
ihtiyacının giderilmesi için korkutan birisinin olması lazım.. El ve eldiven
gibi. Ve bu bir yaşam felsefesi. Mesela korku kültüründe yetişmiş kadınlar
da korkutan erkek ister. Onları korkutmayana ‘Ne biçim erkek’ derler.

Türkiye’de yüzde kaç korku kültürü hakim?

Şimdi belirli bir azınlık grup var. İnsan hakları, çocuk hakları diyen,
insanca bir yaşam isteyen, birbirlerine ‘Günaydın’ demek isteyen, trafik
kurallarına uyan…Benim gördüğüm kadarıyla çok az…Ve bu insanlar çok yalnız.
Eğer Türkiye’de uygar insan gibi yaşamaya çalışırsanız süratle kendinizi
keriz olarak görürsünüz. O sınıfa girip de ‘Günaydın’ diyen öğretmenin
durumuna düşersiniz.

Başınıza gelmedik kalmaz yani?

Kendinizi korursunuz ama o zaman da kendinize yabancılaşırsınız. Bir
mutsuzluk yaşamaya başlarsınız. Ve altını çizmek lazım. Kimsenin kabahati
yok. Kimse kötü niyetle yapmıyor bunu. Bildiği başka bir şey yok. 0 – 7 yaş
aralığında bunu öğreniyor. Bildiğini de gelecek nesle bağırta çağırta
aktarıyor. Bu böyle gidiyor.

Nasıl ki alfabeyi değiştirmek için seferberlik yaptık, köy köy gezip
anlattık. Bence bizim ana babalığı öğrenmemiz için de aynı şey lazım. Çok
ciddi olarak ve bilimsel olarak. Ve bunu herhangi bir ideolojinin herhangi
bir güç kapma yarışının parçası haline getirmeden yapmak çok önemli.

Türk politika tarihinde korku kültürü ne kadar hakim? Hep korkutularak mı
yönetilmiş Türkiye?

Korku kültürünün dışında başka bir akım olmamış. Avrupa’nın yaşadığı
aydınlanma, birey olma hakkı mücadelesi olmamış. İşte Atatürk devrimleriyle
bunu yapmaya çalışmış. Fakat korku kültüründe yetişmiş insanlar onu da
hemen bir canavar haline getirip iki kampa ayrılmış, hangisi güçlü olacak
mücadelesi yapıyor. İki tarafında anlaştığı temel değerler nedir konusunda
bir araştırma içerisine girmiş değiliz. Ben şimdi olanların hepsini korku
kültürü içinde bir mücadele savaşı olarak görüyorum, Bu da bana acı
veriyor.

Bir de bu savaşın, bu en tepedeki güç savaşının bizlerde, sıradan
insanlarda yarattığı korkular var. Herkes endişeli, kaygı içinde ve mutsuz.

Gerçeğe saygı bir değer olarak kurumlarda yaşamıyorsa o zaman benim çok
dikkat etmem gereken şeyler var. Ailem var, işim var, düzenim var. Yaşamımı
devam ettirmek için benim ya çok güçlü olmam lazım ya da çok güçlü bir
ekibin parçası olmam lazım. Bütün mücadele böyle dönüyor şimdi Türkiye’de.
Karşı tarafın hakları umurunda değil, zerre ilgilendirmiyor. Bir onların
gözüyle bakayım diye kimse demiyor. Çünkü bakarsa gücünü kaybediverir. O
yüzden herkes yüzde 100 haklı olduğunu iddia ediyor. O yüzden de diyalog
imkanı ortadan kalkıyor. Diyalog imkanının olabilmesi için herkesin
‘Arkadaş sen de ben de farklı bakıyoruz ama müşterek bir gayemiz var’
diyebilmesi lazım. Müşterek kabul ettiğimiz kriterler olması lazım. Bu
kriterler yok. O yüzden ben sana baktığımda acaba hangi taraftan diyorum.
Sana da sormuyorum, güvenim yok, alttan alttan anlamaya çalışıyorum.

Benim gördüğüm kadarıyla hem parti içi hem partiler arası politika güç
mücadelesinden başka birşey değil. Kim mevkiye makama gelirse nemalanma
durumu olarak görüyorum bunu. İçten içe hepimiz de bu böyle olur diye kabul
etmişiz. O nedenle korku kültürünü bizim en önemli baş belamız olarak
görüyorum. Henüz daha farkında değiliz nasıl ki balık suyun farkında değil,
biz de korku kültürünün farkında değiliz.

Bizim de suyumuz mu hasta?

Aynen öyle, akvaryumun suyu aynı olduğu sürece yeni balıklar koysan bile
bir süre sonra onlar da hastalanır. Şimdi biz ne yapıyoruz,
milletvekillerini suçluyoruz. Sanki onlar gökten zembille indi. Onlar da
bizim balığımız!

Peki suyu iyi etmek için ne yapmak lazım? Suyun ilacı ne?

Değerler! İlk değer gerçeğe saygı. Anne baba olarak çocuğunun gerçeğine
saygı duyacaksın.

İkinci değer, gerçeğe sevgi. Anne baba olarak çocuğunu seveceksin.

En önemlisi de yaşama saygı. Çocuğun kendi yaşamında kendisi olarak var
olabilmesine saygı duyacaksın!

“Korku Kültürü” için 3 Yorum yapılmış.


  1. 1 solar

    doğan cüceloğlu daha evvel de şunu fark etmemi sağlayarak yaşamıma yeni bir bakış açısı katmıştı; topla tüfekle savaş zamanları geride kaldı ama günümüz insanı da onu günden güne diğerleriyle aynı yapmaya çalışan bir dünyada ‘kendi olmak’ savaşını veriyor, hem de her saniye..

    ayrıca, trafiğe araba çıkarabilmek için insanların önüne bırakılan onca engel varken çocuk yetiştirmeyi saksıda bitki yetiştirmek kadar zahmetsiz bişey zannedenlerin de çocuk sahibi olabilmesi tuhaf geliyor bana. bence çocuklardan önce anne-babaları eğitmek lazım, yoksa bu yanlışlar birkaç kuşak daha aynı şekilde devam edecek.

  2. 2 hakan

    Ne kadar güzel anlatmış. Paylaştığınız için teşekkürler.

  3. 3 Hulya Efil

    Çok güzel bir örnek ve açıklamalı yorum, teşekkurler paylaşım için.

Yorum yapın